Kurşun Şafağında Ülkemin Bir Destan Yazıldı Tarihe - Nail VELİOĞLU || Eğitim Bir Sen - Genel Yetkili Sendika Ankara 4 Nolu Şube

Kurşun Şafağında Ülkemin Bir Destan Yazıldı Tarihe
0 | | | 11-02-2017

Nail VELİOĞLU

Güneşin dağları erittiği, gümüş madenlerinin cıva gibi aktığı, deniz kumlarının kora döndüğü, cehennemi andıran kavurucu bir temmuzun, alev sıcağı bir gecesiydi. Dudaklar kurumuş, toprak çatlamış, gölgesinden medet ummaktaydı cümle ağaçlar. Zifiri bir karanlık çökmüştü geceye. Ayıpları, günahları gölgeleyen, zulümleri örten kapkara bir karanlık.

Ve fakat zulmetleri yırtan bir nur doğacaktı o gecenin şafağında. Hain mermilerin imanlı sinelerde söndürüldüğü, tankların, topların bedenlerle durdurulduğu upuzun, kapkara bir geceydi. O gece bir milletin üzerine serpilmiş ölü toprağından silkinişine,  ayağa kalkışına ve yeniden dirilişine şahitlik edecekti yedi düvel. Saraçhane’de, Kızılay’da, Beştepe’de milli iradeyi muhafaza için bir kale gibi etten duvarlar örülecek, milletin istiklal ve istikbali uğruna destanlar yazılacaktı. Can bedenden hüzünle ayrılırken, Şehitler Köprüsü olacaktı Boğaz Köprüsü’nün yeni adı. Kurşun kurşun, sancak sancak yere yığılırken canlar, gece hiç bu kadar uzun, ölüm hiç bu kadar mahzun olmamıştı.

Bir hizmetiçi eğitim kursuna katılmak üzere bir hafta bulunduğum İstanbul’dan şehirlerarası otobüsle Ankara’ya dönüyordum. Eşim ve çocuklarım Akköprü’de beni bekliyorlardı. Ama her şey Ankara’ya varmama bir saat kala başlamıştı. Cam kenarına kafamı yaslayıp derin hayallerde, sessizce yol alırken, otobüste bir anda bir panik, bir tedirginlik havası yaşanmaya başladı. Ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorduk. Tüm yolcular bir anda telefonlara sarılıp olan biteni anlamak için birilerini arıyorlardı. Otobüsün televizyonundan bir şey anlaşılmıyordu, yayın bir gidip bir geliyordu. Nihayet, saatler 22.05 i gösterdiğinde, herkes televizyonlarda alt yazı olarak geçen; “Boğaz Köprüsü tek yönlü olarak trafiğe kapatıldı” cümlesine bir anlam vermeye çalışıyordu. Eşim aradı, Ankara’da kelimenin tam anlamıyla “dehşet” yaşanıyordu. Akköprü’ye giderlerken hainlerin ateş hattına yakalanmışlar. Kızımın hıçkırıkları bir hançer gibi saplandı yüreğime. Uzaktaydım, yoldaydım, dokunamıyordum saçlarına bebemin. Eşim ve oğlum daha serinkanlılardı neyse ki. Eş zamanlı olarak Ankara’da savaş uçakları “alçak” uçuş yapıyorlardı. Ankara ve İstanbul’da silah sesleri ve ardı sıra meydana gelen patlamalar hiç de hayra alamet değildi. İlerleyen dakikalarda Türkiye’nin birçok yerinde kamu binalarında asker ve polis karşı karşıya gelmeye başlamıştı. Genelkurmay ve MİT’e helikopterlerle ateş açılmaya başlanmıştı. Televizyon binaları basılıp korsan bildirilerle yönetime el konduğu bilgisi veriliyordu.

İşin aslı anlaşılmıştı galiba. Bu bir kalkışmanın, bir darbenin işaretiydi. Milleti yokluğa, yoksulluğa mahkûm ederek, küresel şeytani güçlerin işgaline zemin hazırlayacak olan kanlı bir darbenin postal sesleriydi.

Aman Allah’ım dakikalar geçmek bilmiyordu. Bir öfke yumağı göğsümden yuvarlanıp boğazımı düğümlemişti. Bağırmak, haykırmak istiyordum. Ne yani bunca yıldır ilmek ilmek dokunan demokratik kazanımlar, özenle geliştirilen özgürlükler, refah seviyesi büyütülen ülkem hain emellerin idaresine mi terk edilecekti? Hayır! bu öyle kolay gelinen bir nokta değildi ki, kolayca bırakılıversin. Biryandan ellerimle bastırırken göğsümdeki titremeleri, bir yandan da bu upuzun yolun biran önce bitmesi için dua ediyordum. Bir ara iki koltuk önümde oturan yaşlı bir amcanın dudaklarından dökülen kelimelere takıldı kulaklarım. “Eğer O yaşıyorsa bu iş sabaha çıkmaz biter. Yok eğer O’na bir şey olduysa ah başımıza, vah başımıza” diye birkaç kez tekrarlayıp duruyordu yaşlı amca. Çaresizliğin verdiği acıyla artık gözyaşlarını saklayamıyordu. Onu teselli etmeye çalışırken, içimde yüzyıllık bir hasret kabardı. Cesur yürekli, hür karakterli, gür sesli bir hasret.

Gözler O’nu arıyor, kulaklar O’nun sesine hasret. Namluya sürülmüş kurşun gibi, gerilmiş bir yay gibi beklemekteydi millet. Ve saatler 00.26 yı gösterdiğinde Cumhur, Başkanının“Tüm milletimizi illerimizin meydanlarına, havalimanlarına davet ediyorum, milletçe meydanlarda toplanalım, toplarıyla, tanklarıyla ne yapacaklarsa yapsınlar. Halkın üzerinde bir güç tanımadım ben, bundan böyle de tanımam mümkün değil.”cümleleri ile adeta yeniden hayata dönmüştü. Kim bilir kaç kez ihlal edilmişti, ölümle yaşam arasındaki ince çizgi. Bu çağrı tüm nesillere ve çağlaraydı. Şehadet parmağı tetiğe dokunmuş, ok yaydan çıkmıştı. Kadın, çocuk, genç, yaşlı yediden yetmişe millet kentlerin meydanlarına, havalimanlarına dolmuştu. Bizim türkümüzü kim susturabilirdi artık. Biz ki mazlumlara sırdaş olmuş, yoksullara yoldaş olmuşuz. Biz ki emeği ekmeğe katık etmiş, onu da gariplere sunmuşuz. Bizim şarkımız burada bitmeyecekti.

Nihayet, bir asır gibi uzayıp giden ve ruhumu usulca kemiren o bir saatlik yolculuk sonrası Akköprü’deydim. Eşim ve çocuklarım yağmur gibi yağan kurşunların altında beni bekliyorlardı. Vakit geçirmeden en yakın direniş yeri olan Ankara Emniyetine doğru yürümeye başladık. Darbecilerin kullandığı tanklar da Ankara Emniyeti’ne yönelmişti. Polis TOMA’larla yolu kapatarak barikat oluşturmuş, Emniyet’in işgal edilmesini önlemeye çalışıyorlardı. Bizler de kimimiz barikatların önünde, kimimiz gerisindeydik. Yüreklerimiz ellerimizde, dilimizde tekbirler vardı. “Biz, siviliz, vatandaşız, konuşalım şunlarla ateş etmesinler” diyenler vardı aramızda. Kimimiz tanklara yönelip konuşmak için hamle yaparken, zulmün insan bedenine dönüşebileceğini asla tasavvur edemezdik. Neler gördü bu gözler neler! Darbecilerin kendilerini ikna etmeye çalışan bir polis ile bir kadını yakın mesafeden, bir emir köpeği gibi tereddüt etmeden şehit ettiğini dünya döndükçe, hiçbir zaman unutmayacak. Beştepe, Kızılay ve Etimesgut mahşer yeriydi. İnsanlar, Ankara sokaklarından buralara sular seller gibi çağlaya çağlaya akıyorlardı. Düğüne gider gibi, vuslata erer gibi ölümün üstüne üstüne yürüyorlardı. Ölüm garip, ölüm biçare, ölümü öldürmüştük adeta, neylesindi bize ölüm. Vuruldukça çoğalıyor, çoğaldıkça şafağın ışıltısı artıyordu.

Yanı başımızda vurulanların dudaklarından “Allah u Ekber” nidaları çıkıyordu sadece. Bu kutlu nida Bedir’de de inletmişti yeri, göğü, Çanakkale’de de. Değil mi ki, Ekber olan Allah, “Uğrumda öldürülenler ölü değildir” buyurmuştu. Bu kelam-ı kadimi idrak edenleri kim ve ne durdurabilirdi.

Ve salalar, ezanlar okunuyor minarelerden. Bir sala, bir ezan daha. Bir daha. Ülkem bir mescit olmuştu, bir baştan bir başa. “Minareler süngü, kubbeler miğfer, Camiler kışla, mü’minler asker!” dizeleri ete kemiğe bürünmüştü.

Anaların duası arşı titretmişti. Tüm millet ayakta ve “Diren ey ülkem! Birazdan doğacak gün aşkına, gök kubbede yankılanan salalar, ezanlar aşkına, namusu çiğnetmeyen kıyamlar aşkına, beli bükülmüş ihtiyarlar aşkına, sana ram olmuş mazlum bakışlar aşkına diren ey ülkem! Diren darda koma Muhammed (sav) ümmetini” diye haykırıyordu.

Ve iman, imkana galip geldi.  Tanklar hiç bu kadar kifayetsiz, toplar hiç bu kadar aciz kalmamıştı. Jetler, f-16 lar hiç bu kadar utanç duymamıştı atışlarından/ateşlerinden.

Kurşun şafağında ülkemin, bir destan yazıldı tarihe. Bir daha hiçbir haydut, ilişmesin vatanımıza diye.

Top